Kurs Hakkında

Basta devletin yapılanmasi, siyasal kurumlari, yapilarini, ilişkilerini inceleyen sosyal bilim. insanlari, toplumlari ve onlarin politikayla ilişkilerini de inceler.

Siyaset bilimi, kökenleri itibarıyla devlet kurumlarının fikri ve hukuki temellerini, yapılarını, yetkilerini, birbiri ile ilişkilerini ve işleyişlerini incelemeyi öngörerek gelişmiş bir bilim dalıdır. Günümüzde ise kapsamı genişlemiş; devlet organizasyonu içinde yer alan kurumların ötesinde, diğer toplumsal ve ekonomik kurumları ve bu kurumlar ile bireylerin, toplulukların ve toplumun davranışlarının arasındaki etkileşimi mikro ve makro düzeyde sistematik olarak inceleyen bir akademik disiplin haline gelmiştir.

İnsanlığın bilinen tarihi içinde bugün yaptığımız bir tasnifte siyasal bilimlere ait olduğunu düşündüğümüz eserler sayıca az değildir. Eflatun’un Devlet, Aristo’nun Politika adlı kitapları günümüze miras kalmış başyapıtlardır. Daha sonraki dönemlerde bu geleneği Türk-İslam dünyasında Farabi (ö. 950) sürdürmüştür. Yusuf Has Hacip’in (ö. 1102) Kutadgu Bilig ve Nizamü’l-mülk’ün (ö. 1092) Siyasetname adlı, nasihatname mahiyetindeki eserleri yine bu çerçevede akla gelen eserler arasındadır. Bazı düşünürlerin modern siyasal bilimin kurucusu olduğunu ileri sürdükleri Machiavelli (ö. 1527), kendisine bu sıfatın atfedilmesine vesile teşkil eden Hükümdar adlı eserini 1513’te yazmıştır. Ancak bilim tarihi açısından bakıldığında, siyasal bilimler akademik bir disiplin olarak bu eserlerin yazılmasından çok daha sonra doğmuştur. Bir bilimin diğer bilimlerden ayrı ve farklı, dolayısıyla özgün varlığa sahip bir akademik disiplin olarak kabul edilmesi için içinden doğduğu bilimler kümesinin diğer ortaklarından farklı bir kimliğe sahip olduğunun algılanması; bir miktar geçirgen de olsa, sınırlarının ve hangi olguları kapsadığının belirlenmesi; başka bir ifade ile, disiplinin özerklik kazanması gerekir. Bugün siyasal bilimler şemsiyesi altında toplanan muhtelif konuların geçmişte felsefe, tarih, hukuk ve daha sonraki dönemlerde sosyoloji ve (politik) iktisat içinde yer almıştır. 19. yüzyılın sonuna doğru gelindiğinde bile, siyasal bilim ifadesi kullanılıyorsa da, henüz özgün kimliğe sahip bir akademik disiplinden söz edilmediği anlaşılmaktadır.

Herhangi bir bilimin gelişmesi, doğduğu toplumun içinde bulunduğu maddi koşullardan, toplumsal ihtiyaçlardan ve toplumsal kültürden soyutlanamaz. Bu kural, beşeri ve sosyal bilimlerde özellikle geçerli gözükmektedir. Nitekim günümüzde uluslararası temasların yoğunlaşması, iletişimin güçlenmesi, metodoloji alanında kaydedilen gelişmeler, uluslararası araştırma projeleri uygulama olanaklarının genişlemesi, her türlü yayına kolayca erişilebilmesi evrensel bir siyasal bilime ulaşmamızı teşvik etmekte ve kolaylaştırmaktaysa da muhtelif ülkeler ve ülke gruplarının ürettiği bilimsel ürünlerin kültür, ideoloji ve benzer bağlam etkilerinden tamamen arınmış olduklarını söylemek mümkün değildir.

Siyasal bilimin değişik ortamlarda gösterdiği erken dönem gelişmelerini incelemek için Fransa’ya ve Amerika’ya bakmamız gerekmektedir. 1871’de Paris’te “Ecole Libre des Sciences Politiques” adlı yüksekokul açılmıştır. İsminde “Sciences Politiques” (Siyasal Bilimler) ifadesi yer alsa da burası siyasal bilimler başlıklı bir akademik disiplinin öğretildiği, bu alanda araştırmaların yapıldığı, doktoraların verildiği, kısacası siyasal bilimcilerin yetiştirildiği bir kurum değildir. Müfredatını hukuk, tarih, iktisat, felsefe gibi derslerin oluşturduğu kurumun amacı kamuyu ilgilendiren meseleleri tartışabilecek ve kamuyu yönlendirebilecek aydın kişiler yetiştirmektir. Tartışmaların nesneleri arasında devlet, hükûmet, kamu kurumları, anayasa ve diğer yasalar geniş yer tutmaktadır. Siyasetin kendisi ise sanat olarak algılanmakta, bir akademik disipline konu oluşturacak olgular kümesi olarak kavramsallaştırılmamaktadır. Bu gelenek ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında değişime uğramış ve siyasal bilimler özgün bir akademik disiplin kimliğine kavuşmuştur.

Fransa’yla kısmen benzer seyir izleyen Almanya ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında siyasal bilimlerin gelişiminde Fransa ile aynı düzeye ulaşmıştır. Prusya’da hukuka bağlı bürokratik yönetim bir tutku, sivil toplum geleneği ise nispeten zayıf olduğundan, üniversitelerdeki öğretim devletin kurumsal yapısı, bunun hukuki temelleri, kamu hukuku konularına odaklanmış; öğretim alanı “staatwissenschaft” (devlet bilimi) olarak adlandırılmıştır. Bu öğretimin düzeni korumaya dönük yaklaşımına karşı bir alternatif oluşturmak amacıyla işçilerin ağırlıklı olduğu sosyal demokrat hareket 1920’de “Deutsche Hochschule für Politik” adlı bir yüksekokul açmışsa da okul bir akademik disiplinin kuruculuğunu üstlenmeyi değil, sosyal demokrat kadrolar yetiştirmeyi amaçlamıştır. Hitler’in iktidara gelmesinden sonra kurumun Nazi amaçlarına hizmet edecek biçimde dönüştürülmesi tasarlanmış, girişim başarılı olmayınca okul kapatılmıştır.

Siyasal bilimlerin gelişimi noktasında İngiltere’nin tecrübesi de Fransız ve Alman deneyimlerini andıran yönler içermektedir. “Ecole Libre” gelişmesinden esinlenerek 1895’te Londra’da bugün de saygınlığını sürdüren “London School of Economics and Political Science” açılmıştır. LSE kısaltmasıyla tanınan kurumun Fransız benzerinden farklı olarak devlete yüksek memur yetiştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımı yoktu. Tanınmış İngiliz sosyalist düşünür Beatrice Webb, LSE’de verdiği siyaset dersleri ile ilgili olarak “Henüz mevcut olmayan bir bilimin dersini vermek bana biraz boşuna konuşmak gibi geliyor.” diyerek yerleşik bir akademik disiplinin yokluğunu müstehzi bir eda ile ifade etmiştir. Aynı dönemde, yüksek memurlar Oxford ve Cambridge üniversiteleri kökenliydi ve yükseköğrenimlerini genellikle Yunanca, Latince, Felsefe, Tarih gibi alanlarda görmüşlerdi. 1932’de yapılan bir değerlendirmeye göre, o yıl Oxford’da siyasal bilimler alanına ait olduğu düşünülebilecek dersler tarih ve felsefe hocalarınca, bazıları tarafından küçümsenerek diğerleri tarafından ise yeni bir iş yapmanın yarattığı heyecanla veriliyordu.

Siyasal bilimlerin bir akademik disiplin olarak güçlenmesinde Amerika’daki gelişmelerin önemli etkileri olduğu muhakkaktır. Amerika’daki gelişme çizgisi 20. yüzyılın başına kadar Kıta Avrupası ile benzerlik sergilemiş; dikkatler anayasa, kamu hukuku, bireysel özgürlükler gibi konularda yoğunlaşmış; gerçek durumun yasalarda tanımlananla uyum içinde olduğu varsayılmıştı. Ancak gücünü Amerikan görgülcülüğünden alan sorgulayıcı yaklaşım, devlet sisteminin hukukta öngörüldüğü gibi işleyip işlemediğinin ve toplumda siyasal gücün aslında nasıl dağıldığının araştırılmasını teşvik etmiştir. 1920-1950 yılları arasında siyasi partiler, baskı grupları ve siyasal süreçler bir dizi akademisyen tarafından yoğun inceleme konusu yapılmıştır. Buna bağlı olarak çoğu zaman “kamu hukuku ve devlet yönetimi” ismini alan bölümlerde anayasa hukuku, siyasi düşünceler tarihi gibi derslerin yanında yerel yönetimlerde siyaset, devletin iktisadi hayatının düzenlemesi, siyasi partiler ve baskı grupları, yasa yapımı, diğer ülkelerin hükûmet sistemleri ve ayrıca uluslararası ilişkiler ve dış politika dersleri de yer almıştır.

Siyaset biliminin varlığı tartışılmayan bir akademik disiplin kimliğine kavuşması için 2. Dünya Savaşı sonrasını beklemek gerekmiştir. Bu gelişme de kuramsal ve kurumsal gelişmeler birlikte yürümüştür. Kuramsal alana bakıldığında siyasetin hem ulusal -örneğin Harold Lasswell (ö. 1978) ve Abraham Kaplan (ö. 1993), David Easton (ö. 2014)- hem de uluslararası alanda -örneğin Quincy W. Wright (ö. 1970), Hans J. Morgenthau (ö. 1980)- karar süreçlerine hakim olmaya dönük bir güç mücadelesi olduğu yaklaşımı yaygın kabul görmeye başlamıştır. Ardından, Amerikan siyasal biliminde davranışçılık yaklaşımının etkili olmasına paralel olarak siyasal bilimin özgün bir akademik disipline dönüşmesi hızlanmıştır. Bu yaklaşımda, siyasal olguların gözlemle saptanabilecek düzenlilikler sergilediği, gözlemler sonucu varılacak genellemelerden kuram inşa edilebileceği düşüncesi benimsenmiştir. Karl W. Deutsch’un (ö. 1992) ifade ettiği gibi, daha sonraki yıllarda ilk dönemde uyandırdığı entelektüel heyecan yerini çok yönlü eleştirilere bırakmışsa ve çok yeni yaklaşımlar gelişmişse de davranışçılığın siyasal bilimin özerk, kendine özgü alana sahip bir akademik disipline dönüşmesinde gerek metot gerek içerik anlamında katkısının önemi inkar edilemez. Savaş sonrası gözlenen entelektüel dinamizmde savaş sırası ve sonrası Birleşik Devletlere göç eden Avrupalı bilim adamlarının vazgeçilmez katkısı olmuştur. Ancak, şunu da eklememiz gerekir. Özetlediğimiz gelişmeler daha çok Batı dünyası içinde gerçekleşmiştir. Sovyet Bloku’nda ise “siyasal bilimler” rejimi destekleyecek ideolojik düşünce faaliyeti olarak kavramsallaştırılmış, “siyasal bilimler” yerine genellikle “devlet ve hukuk” kalıbının kullanılması tercih edilmiştir.

Kuramsal gelişmelerden disiplinin örgütlenmesine dönecek olursak, savaş sonrası yeni dünya düzenine şekil veren ve Birleşmiş Milletlerin kuruluşunda öncülüğü üstlenen Amerika, kendi ülkesindeki sivil toplumun örgütlenme modellerini uluslararası alanda yaygınlaştırmaya yönelmiştir. UNESCO’dan da bilim camialarını örgütlendirmesi istenmiştir. 1946 yılında yapılan ilk toplantıda sosyal bilimler ile felsefi-beşeri bilimlerin ayrı alanlar olduğu benimsenmiş, 1948 ve 1949’daki konferanslarda siyasal bilimlerin özgün bir alan olduğu; “siyasi düşünceler ve uygulamaların tarafsızca incelenmesine” ihtiyaç duyulduğu kabul edilerek bir Uluslararası Siyasal Bilimler Derneği (IPSA) kurulmasına karar verilmiştir. İlginçtir ki bu karar alındığında Finlandiya dışında hiçbir Avrupa ülkesinde ulusal siyasal bilimler derneği bulunmamaktaydı. Bu saptama, o tarihe kadar Avrupa’nın başlıca merkezlerinde henüz siyasal bilimlerin yerleşik bir akademik disiplin olarak görülmediğine de işaret etmektedir. Nitekim Fransız derneği 1949, İngiliz ve Alman dernekleri 1950 yılında kurulmuştur.

Siyasal bilimlerin 2. Dünya Savaşı sonrasında bir akademik disiplin olarak sergilediği hızlı gelişme sonucunda çok sayıda alt-disiplin de belirginlik kazanmıştır. Burada üç temel alt-disiplinden bahsetmek mümkündür: Siyasal Bilimler, Uluslararası İlişkiler ve Kamu Yönetimi. Siyasal bilimlerden başlarsak bu alanda yaygın kabul gören görüş, inceleme konusu olan birimin “egemen devlet” kapsamıyla sınırlı olduğudur. Devletlerin meşru güç kullanma tekeline sahip oldukları varsayılmakta, çözümlemeler o varsayım altında yürütülmektedir. İnceleme alanları arasında ulusal ve yerel sistemler, mukayeseli siyaset, siyasal düşünce tarihi, araştırma metotları, siyaset sosyolojisi, kamu politikaları, siyasal iktisat ve diğer bazı alanlar yer almaktadır. Siyasal partiler, baskı grupları, siyasal hareketler ve seçmen davranışları başta olmak üzere siyasal davranışlar da bu başlıklar altında ele alınmaktadır.

İkinci alan uluslararası ilişkilerdir. Egemenlik unsurundan yoksun olguların incelenmesini konu ettiğinden, dönem dönem uluslararası ilişkilerin siyasal bilimler dışında farklı bir akademik disiplin olduğu ileri sürülmüştür. Bu yaklaşım yeterince benimsenmediği gibi, son yıllarda iki alanın kapsamına giren olgular giderek iç içe geçmeye başladığından, bu ayrışmayı savunmak güçleşmektedir. Uluslararası başlığı altında geleneksel olarak; devletler umumi hukuku, siyasi tarih, uluslararası örgütler ve güvenlik araştırmaları ele alınmaktadır. Başlangıç döneminde alana yön verici kavram olarak “güç” kullanılmaktaydı. Günümüzde bu alanda da yaklaşımlar çok çeşitlenmiştir.

Son alan olan kamu yönetimi, akademik bir disiplinin parçası olmaktan ziyade, bürokratların becerilerini geliştirmeyi, yönetim ve hukuk bilgilerini güçlendirmeyi amaçlayan bir teknik öğretim faaliyeti olarak görülmüşse de kamu politikalarının etkilerinin değerlendirilmesi, bürokrat davranışlarının incelenmesi, toplum sosyolojisi ile kamu eylemleri arasındaki etkileşimin araştırılması ve en önemlisi kuram geliştirmeyi öngörmesi açısından siyasal bilimler çerçevesinde kabul edilmesi daha doğru olacaktır.

Türkiye’de siyasal bilimlerin gelişmesine bakacak olursak alandaki ilk önemli gelişme devlete nitelikli memur yetiştirmek maksadıyla 1859’da Mülkiye Mektebi’nin açılmasıdır. Bu okulun müfredatı zaman içinde gelişme göstermişse de okulda bürokrat yetiştirme esas alınmıştır. Bu işlev, okulun Cumhuriyetin kurulmasından bir süre sonra Ankara’ya nakli ve adının Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne dönüştürülmesi ile dahi uzun süre bir değişime uğramamıştır. Ancak Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyası ile kaynaşması akademik alanda da etkilerini hissettirmiş, 1960 sonrasında siyasal bilimlere bir akademik disiplin olarak eğilmek ve araştırmalar yaparak yayınlamak süreci başlamıştır. Siyasal Bilgiler Fakültesi yanında, 1957’de Orta Doğu Teknik Üniversitesinde açılan Kamu Yönetimi Bölümü de araştırmaya yönelik yaklaşımıyla daha çok bir Siyasal Bilimler bölümü kimliği kazanarak gelişmiştir. 1961’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi bünyesinde kurulan Siyaset İlmi kürsüsü de ülkede siyasal bilimlerin gelişmesinde öncülük üstlenen diğer bir kurumdur. Buna ilaveten, 1978 yılında İstanbul Üniversitesi’nde Hukuk Fakültesi Kamu Hukuku kadrolarının gayretleri ile bir Siyasal Bilgiler Fakültesi de kurulmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi’nin Anayasa ve Amme Hukuku öğretim üyelerinin de siyasal bilimler alanında dikkati çekici çalışmaları olmuştur. Günümüzde çok sayıda üniversitede Siyasal Bilimleri konu alan bölümler bulunmaktadır.

12 Eylül askeri darbesini yapan kadrolar, kendi yetişmelerinden esinlenerek tüm yükseköğretimi mesleki öğretim şeklinde algıladıklarından, Siyasal Bilimler öğretimini bir mesleğe tekabül ettikleri zannıyla “Kamu Yönetimi” ve “Uluslararası İlişkiler” bölümleri olarak yeniden düzenlemişlerdir. Askeri dönemin kapanması sonrasında bazı üniversitelerde Siyasal Bilimler bölümlerine dönülmüşse de ilgili düzenleme eski ve yeni çoğu üniversitede süregelmektedir.

Show More

Course Content

Student Ratings & Reviews

No Review Yet
No Review Yet
1.000  2.000